Bu da NATO'nun savunma örgütü olmanın ötesinde, ABD'nin ideolojik ve siyasi hegemonya aracı olduğunu gösteriyor. Türkiye'yi NATO'ya üye yapanlar bütün bunları biliyordu ve ülkemizi, evrensellik kazanmış milli bağımsızlıkçı ideolojisinden kopararak üye yaptıllar.
SergiOdası :KültürSanatOrtamı :Zonguldak
28 Mayıs 2026 Perşembe
MAYIS 2026
tek adam, tek sürü
Mutlak butlan, muhalefetin tasfiyesi, Abraham anlaşması
CIA eski Türkiye şefi Paul Henze, 2006’da Beyaz Saray’a sunduğu “Türkiye Raporunda şunları kaydeder: "Türkiye’nin mevcut haliyle Amerikan politikalarına destek vereceğinden emin olamayız. Ülkenin kurucuları kontrol mekanizmasını çok sıkı tutmuşlar. Hükümeti ikna ettiğimizde, parlamento önümüze çıkar; parlamentoyu ikna ettiğimizde, ordu önümüze çıkar; orduyu ikna ettiğimizde, yargı önümüze çıkar. Amerika’nın Türkiye’de federal bir devlet kurması çıkarınaysa, yargıyı, orduyu, parlamentoyu ve hükümeti tek bir otorite altında toplayan bir başkanlık sistemi, mutlaka ve öncelikli olarak benimsenmelidir. Bir kişiyi ikna etmek, kendi kendini denetleyen ve dengeleyen bir yapıyı ikna etmekten daha kolay olacaktır. Eğer o kişi Amerikan çıkarlarına hizmet etmekten çekiniyorsa, tek bir kişi etrafında inşa edilmiş bir yapıyı sökmek Amerika için sorun olmayacaktır.”
Henze’nin de önerdiği şekliyle bugünkü “başkanlık rejimi”nin tohumları o günden itibaren ekilmeye başlandı. Bunun için de büyük bir yol temizliğinin startı verildi. Henze’nin olmasını arzuladığı tek bir kişi etrafında inşa edilmiş bir yapı (rejim) istediklerini vermeye başladı.
HAYIRSEVER MONARŞİ, UYSAL MUHALEFET
__
İbrahim Varlı Birgün
sosyal statü
2053 net sıfır yolunda Türkiye'nin ulaşım sınavı: Karayolu bağımlılığından nasıl kurtuluruz?Bu yıl COP 31 iklim zirvesine ev sahipliği yapmaya hazırlanan Türkiye'nin, 2053 net sıfır emisyon hedefine ulaşabilmesi için küresel emisyonların yaklaşık yüzde 25'inden sorumlu olan ulaşım sektöründe kapsamlı bir dönüşüm gerçekleştirmesi gerekiyor.
Ancak Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nden (ODTÜ) Prof. Dr. Hediye Tüydeş Yaman ve Dr. Gülçin Dalkıç Melek'in Journal of Transport Geography dergisinde yayımlanan araştırması, bu dönüşümün önünde sadece teknik değil, sosyokültürel ve yapısal engellerin de bulunduğunu ortaya koyuyor.
Dönüşümü yavaşlatan temel engeller
Araştırmaya göre, ekonomik büyüme ve artan gelir düzeyiyle birlikte Türkiye'de ulaşım talebi hızla artarken, bu talep büyük ölçüde özel araç kullanımına yöneliyor. Otomobilin yalnızca bir ulaşım aracı değil, aynı zamanda bir sosyal statü göstergesi olarak görülmesi ve kent içi toplu taşıma sistemlerinin konfor, güvenlik ve erişilebilirlik açısından yetersiz bulunması özel araç sahipliğini hızla artırıyor.
Karayolu odaklı politikalar dönüşümü sınırlıyor
Öte yandan, kırsaldan kente göçle hızlanan plansız kentleşme ve şehirlerin yatay büyümesi, ulaşım mesafelerini uzatarak toplu taşıma planlamasını zorlaştırıyor ve özel araç kullanımını daha "zorunlu" hale getiriyor. Türkiye'de ulaşım altyapısının uzun yıllardır karayolu odaklı gelişmesi ve demiryollarının ihmal edilmesi de emisyonların yüksek kalmasına neden olan temel faktörler arasında. Araştırmacılar ayrıca, havayolu taşımacılığına sağlanan dolaylı teşvikler ve düşük vergi uygulamalarının, daha çevreci olan demiryolu ve denizyolu taşımacılığı karşısında yüksek emisyonlu ulaşımın rekabet gücünü artırdığına dikkat çekiyor. Veri toplama eksiklikleri, kurumlar arası koordinasyon sorunları ve ölçülebilir politika hedeflerinin olmaması da süreçteki kurumsal engeller olarak öne çıkıyor.
Özer Akdemir Evrensel
27 Mayıs 2026 Çarşamba
yüzde 0,3'ünün yol kaynaklı olduğu belirlendi.
TÜİK'in 2025 yılı verileri: Kaza sayısı ve can kaybı belli oldu
Buna göre, geçen yıl meydana gelen trafik kazası sayısı bir önceki yıla göre yüzde 7,3 artarak 1 milyon 549 bin 574 oldu. Bu sayının 1 milyon 261 bin 253'ünü maddi hasarlı, 288 bin 321'i ölümlü yaralanmalı kazalar oluşturdu.
Yıl içerisinde meydana gelen ölümlü yaralanmalı trafik kazalarının yüzde 86,5'i yerleşim yeri içinde, yüzde 13,5'i ise yerleşim yeri dışında meydana geldi.
2024'E KIYASLA ÖLÜ SAYISI AZALDI
Türkiye'deki toplam motorlu kara taşıtı sayısı 2024'te 31,3 milyon iken 2025'te 33,6 milyona yükseldi. Kara yolu trafik kazalarında ölen kişi sayısı ise 2024 yılında 6 bin 351 iken 2025 yılında 6 bin 35 oldu. Böylece 100 bin taşıt başına trafik kazası ölü sayısı 2024 yılında 20,3 iken 2025 yılında 18'e geriledi. Trafik kazalarında 403 bin 937 kişi yaralandı.
Türkiye'de geçen yıl meydana gelen 288 bin 321 ölümlü, yaralanmalı trafik kazasında 2 bin 541 kişi kaza yerinde, 3 bin 494 kişi ise sağlık kuruluşlarına sevk edildikten sonra 30 gün içinde hayatını kaybetti.
ÖLENLERİN YÜZDE 50,7'Sİ SÜRÜCÜLER
Kara yolu ağında geçen yıl gerçekleşen trafik kazalarında ölen kişilerin yüzde 50,7'sini sürücü, yüzde 29,3'ünü yolcu, yüzde 20'sini ise yayalar oluşturdu. Trafik kazalarında ölenler ve yaralananlar cinsiyetlerine göre incelendiğinde ise ölenlerin yüzde 77,8'inin erkek, yüzde 22,2'sinin kadın, yaralananların ise yüzde 70'inin erkek, yüzde 30'unu kadın olduğu görüldü.
Türkiye'de ölümlü, yaralanmalı trafik kazasına neden olan toplam 345 bin 489 kusura bakıldığında, kusurların yüzde 90,6'sının sürücü, yüzde 7,7'sinin yaya, yüzde 0,8'inin taşıt, yüzde 0,6'sının yolcu ve yüzde 0,3'ünün yol kaynaklı olduğu belirlendi.
26 Mayıs 2026 Salı
25 Mayıs 2026 Pazartesi
24 Mayıs 2026 Pazar
Göstere göstere...
Anayasaya ‘on ikinci darbe’!
“Mutlak Butlan” kararı, bugünkü İktidarın Anayasa’ya karşı yaptığı “On İkinci Darbe”dir:
İlk darbe, 21 Ekim 2007’de, mevcut Parlamenter Rejim’in mantığına aykırı olarak Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi kararıdır.
İkinci darbe, Ergenekon, Balyoz, Casusluk, Odatv davalarıyla Birinci Silivri Trajedisi’dir.
Üçüncü darbe, FETÖ ile birlikte, 12 Eylül 2010 halkoylamasında, yargının siyasete bağlanmasıdır.
Dördüncü darbe, Erdoğan’ın 2014’teki Cumhurbaşkanlığı seçimine, Başbakanlıktan istifa etmeden girmesidir.
Beşinci darbe, Erdoğan’ın 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra, hükümet kurulmasını engellemesi ve seçimleri 1 Kasım’da tekrarlatması ile vurulmuştur.
Altıncı darbe, 20 Mayıs 2016 tarihinde haklarında fezleke bulunan milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasıyla gerçekleştirildi.
Yedinci darbe, Hulusi Akar’ın yazılı ifadesinden de öğrenildiği üzere, önceden haber alınan 15 Temmuz 2016 askeri darbe teşebbüsü bahane edilerek 20 Temmuz’da ilan edilen Olağanüstü Hal’dir.
Sekizinci ve belirleyici darbe, OHAL baskısı altında yapılan, oyların yasalara aykırı biçimde sayıldığı 16 Nisan 2017 referandumuyla yargının Cumhurbaşkanlığına bağlanması ve “Şahsım Devleti”nin kurulmasıdır.
Dokuzuncu darbe, Erdoğan’ın Anayasa’nın 101. maddesine aykırı olarak 3. kez aday olmasıdır.
Onuncu darbe, Osman Kavala, Can Atalay davası gibi örneklerde, Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarına uyulmamasıyla vurulmuştur.
On birinci darbe, 19 Mart 2025’te CHP Cumhurbaşkanı adayı ve İstanbul Belediye Başkanı İmamoğlu’nun örgüt lideri olarak hapse atılmasıyla başlayan CHP’ye ve CHP’li belediyelere karşı saldırıdır.
ON İKİNCİ DARBE, Ö. Özel’in Genel Başkan seçildiği Kurultay’ın “Mutlak Butlan”la iptalidir.
Emre Kongar Cumhuriyet
23 Mayıs 2026 Cumartesi
Derinlik, sabır ve sanatsal risk kârlı değildir.
Netflix’in Mikro-İtibarsızlığı
Her bölümü yalnızca 7 ila 10 dakika süren bu yapım, sürekli cliffhanger (gerilimli yarım bırakma), hızlandırılmış dramatik patlamalar ve bağımlılık üretmeye ayarlı bir dikkat ekonomisi ürünüdür. Bazıları bunu “suçluluk zevki” (guilty pleasure) diyerek savunacaktır. Savunmasın. Burada mesele kötü bir dizi izlemek değil, izleme alışkanlıklarının bilinçli biçimde yeniden programlanmasıdır. Sinemasal deneyimin metalaştırılması ve seyircinin giderek itibarsızlaştırılması tam da buradan başlar. Bir dönem “Sinema öldü mü?” sorusuyla Netflix’e mesafeli duranlar vardı. Sonra buna alışıldı. Bugün ise mesele alışkanlık değil, kültürel bir değer kaybıdır. Bu çürümeye karşı yeniden, daha yüksek sesle “dur” demek gerekiyor.
Halka açık bir şirket olan Netflix’in hisse senedi; analistlerin çeyreklik abone artışı, etkileşim (engagement) ve kâr beklentilerine bağlıdır. Wall Street’in mantığı nettir: Derinlik, sabır ve sanatsal risk kârlı değildir. Hızlı tüketim, kolay bağımlılık ve düşük maliyet ise son derece kârlıdır. Netflix bugün, kendi yarattığı kısalmış dikkat süresini gerekçe göstererek aynı döngüyü yeniden üretmektedir. İzleyicinin sabrını tüketip sonra bu sabırsızlığı yeni norm olarak pazarlamaktadır.
Daha sorunlu olan ise bu üretim rejimine gönüllü biçimde dahil olan yaratıcılardır. Kısa, formülleşmiş ve duygusal vurguya dayalı bu mikro-dizi üretimi giderek algoritmik bir standarda dönüşmektedir. Ve bu standart, insan emeğini hızla değersizleştirmektedir. Theodor W. Adorno ve Max Horkheimer’ın çok önce işaret ettiği gibi kültür, metalaşmanın en uç noktasına ulaşmıştır. "İzleyici böyle istiyor" savunması ise bir yanılsamadır; çünkü o talebi üreten bizzat sistemin kendisidir
Tuğçe Madayanti Şen Birgün
22 Mayıs 2026 Cuma
20 Mayıs 2026 Çarşamba
“Dur, yapma.” diyen birine rastlamadım.
Çaycuma izlenimleri: 'Gülmeyi unutmamışlar'
Bir yöreye geliyorsunuz, o yörede tek bir arkadaşınız yok. Yemek kültürü, araştırıp öğrendiğiniz birkaç çeşitle sınırlı kalıyor. Çoğunu tatmadan gideceğinizi biliyorsunuz. Çaycuma’ya hayran olup dönerim duygusuyla gelmedim. Kalbimde küçücük bir yeri olsun diye de hazırlanmadım. Sadece bir yazar olarak davet edilmiştim. Çocuklarla, anne babalarla buluşup dönecektim.
Dünyayı gezen, bütün kıtalarda en az birkaç yere gitmiş bir yazar olarak; ülkemde insanların yüzlerinin gülmemesi, gülmek istemelerine rağmen bunu içlerinde saklamaları, duygularını hissettirmekten kaçınmaları beni hep üzmüştür. Küçük bir kentte bu duygumu eriteceğim aklımın ucundan bile geçmezdi.
Sakın ola bunu bana gösterilen sevgi ve ilgi sanmayın. Güneye gittiğimde sevgiyi en derin şekilde söyleyen, açıklayan dostlar edindim. Belki Doğu illerinde daha da çok… Ama kendilerine olan sevgilerini, mutluluklarını anlayamadım. Beni üzen de bu anlaşılmazlık oldu.
İstanbul’da okuyucularımla buluştuğumda ya da yurt dışında yine o ilgiyi hissederim. Çaycuma’da gördüğüm ise yaşadıkları ve sevdiklerine yaşattıkları mutluluktu. Yüzlerine yerleştirdikleri gülen gözlerdi. Bu halk kendini seviyor, birbirini seviyor, çocuklarına mutlu olmayı, mutlu yaşamayı öğretiyor.
“20. Geleneksel Çaycuma Uçurtma Şenliği”nde de “Dur, yapma.” diyen birine rastlamadım. “Çocuklarınıza gülmeyi öğretin.” diyerek çok sayıda köşe yazısı yazacağıma, bilseydim “Çocuklarınıza mutluluğu öğretmek istiyorsanız Çaycuma’ya gidin.” diyebilirdim.
Beni çok etkileyen; Çaycuma’daki mutlu anneler, babalar, çocuklar, gençler, nineler ve dedeler oldu. Garsonlar, öğretmenler, işçiler… Hepsi çok mutluydu. Hayata farklı baktıklarını onlarla sohbet ederken anladım. Orada çalışmak yakınmak değildi; kardeşe hizmet etmekti. Masada oturup komut vermek değildi; dost olmak, yardım etmekti.
Hepsi mutluydu. Yüzleri gülen, etrafına sevgiyle bakan, tartışmaya zemin yaratmayan binlerce insanla karşılaştım. Hangi caddede, hangi köşede ya da alışveriş yerinde olursa olsun sevgiyi yansıtan yüzler gördüm.
Koskoca bir zaman diliminde; şarkıların dinlendiği, oyunların oynandığı bir ortamda tek bir çocuk ağlamadı, mızmızlanmadı. Tek bir genç problem yaratmadı. Hiçbir anne baba öfkelenip yavrusunun huzurunu kaçırmadı. Sizler böyle bir yer gördünüz mü, diye sormak isterim.
Onları bir araya getiren sadece, yüzlerce defa değişik yörelerde izlediğim uçurtma festivaliydi. Şenlik tadında geçen festivallere hasret kalmış yüreğim; anlaşmanın, esnek olmanın ve gülerek bakmanın zevkini yaşadı.
Hiç yorulmadan koşturan Eğitim Sen Çaycuma Temsilcisi İsmet Akyol öğretmenim; bütün yaşadıklarını en güzel şekilde ortaya seren kızı, kendisi gibi öğretmen olan eşi ve etkinliği hazırlayan ekip arkadaşlarının, yorgunluklarına rağmen hiç aldırmadan gülümsemeleri en mükemmel olanıydı.
Tanıdığım Çaycumalıların esnek ve hoşgörülü yaşamları onları gülümsetiyordu. Kendini seven insan; yaşama, insana ve çevreye farklı bakar. Sevginin nesilden nesle geçen bir şey olduğunu Çaycuma’da yaşadım.
Gezilerim boyunca doğa harikası yerler gördüm. Ülkemin her karışına hayran oldum. Muazzam otellerde gecelerimi geçirdim. Bizleri ağırlarken çırpınan insanlarla yaşadım. Ama hep bir şeyler eksikti. Gülmeyi unutmuşlardı.
Böyle kalın Çaycumalı kardeşlerim… Yüzünüzdeki gülücük, içinizdeki yaşama sevinci bana bu satırları yazdırdı.
Filiz Tosyalı Evrensel
güzel ali
Yüzlerce basın davasında beraat kararı veren benzersiz bir hâkim, Ali Güzel…
Yargı mensupları içinde köşe yazısı ve kitap yazanlar vardır ve bence bu çok da iyi bir şeydir. Böylece hâkimlerin de bir siyasi görüşü, toplumsal meselelerde tavrı olduğu bilinir, tartışılır, yargı kapalı kutu olmaktan çıkar. Ancak pek yaygın değil bu durum. Ali bey de bu tercihin ‘kanunen’ yasak olmadığını ancak çok heveskâr davranılmadığını belirtiyor. “Para kazanmak için mesleki kitap (içtihat içerikli) yazan çoktur da bilimsel içerikliye pek rastlanmaz.” Yargı mensuplarının çoğunun kültürel yaşamla vs bir irtibatlarının olmadığını anlatan çalışmalar var. Nedenlerden belki biri, taşrada geçirilen yıllar ve oradaki ilişki ağı tarafından sarmalanmak olabilir. Ama yalnızca biri. Sosyal yönün zayıflığı ister istemez kararlara da yansıyor. Bu arada, Ali bey bir yargı örgütlenmesinden kuruluş aşamasında teklif almış, ancak kabul etmemiş. Gerekçesi bende kalsın.
“Dokuz yıl görev yaptığım Bakırköy 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde, hatta görev yaptığım diğer mahkemelerde, basın davalarında hiçbir tutuklama kararı vermediğim gibi hiçbir mahkûmiyet kararı da vermedim. 158. ve 159. maddelerde tanımlanan suçlara ilişkin davalarda tutuklama, ülke genelinde de yok denecek kadar azdı. Tüm adli yargı kararlarında olduğu gibi, gerekçelerde uzun uzun teorik açıklamalara girmezdik. Zaten buna iş yoğunluğu, zaman yetersizliği ve ortamın elverişsizliği de engeldi.
Ali Güzel’e göre; “Özgür tartışma ortamında ifade olanağı sağlanması gereken ve kine, nefrete, şiddete, suça yönlendirmeyen ifadelerin karşı görüşlerle değil de, hapisle karşılanması kabul edilebilir değildir. Özetle en temel gerekçemiz, söz ya da yazının karşılığı hapis olmamalıydı…”
Murat Sevinç Diken














.jpg)


































