1984-85 Madenci Grevinden Fotoğraflar
MARTIN PARR VAKFI / 2024
Fotoğraf/Film Günleri 2026 programı hazır!
27'incı yılına giren Sergi Odası (Zonguldak) , 2026'nın Kasım ve Aralık aylarında Fotoğraf/Film Günleri'nin Üçüncüsüne hazırlanıyor.İki ay boyunca bir dizi sergi, gösteri, toplantı Sergi Odasına konuk olacak.
Hazırlanan ön programda yer alan beş konu başlığı altında toplanan filmler şöyle sıralandı:
Sinemada Sanatçı Yaşamları Van Gogh Sarısı, Factory Girl Edie, Düşlerin ve Çılgınlığın Krallığı Sinemada Fotoğrafçılar Ara Güler, Annie Leıbıvitz, James Natchwey Sinemada Balkanlar Sıradan İnsanlar, Yeraltı, Kardeş Nereye: Mübadele, Sınırlar Arasında: Bosna'da Derebeylik Var! Sinemada Edebiyat Uyarlamaları: Jane Austen Pişmanlıklar, Oliver! (Müzikal), 1984 Bizim Kentin Filmleri: Satış, Tatil, K-Ömür, Filyos'un Gözyaşları: Çaycuma Köprü Faciası.
Programda yer alan sergiler ise şöyle: 70'li Yıllar/Bir Kesit (Kemal Türkler'in Anısına!), Madenci ve Zonguldak Grevi, Sunum Masasında Karikatürist Burhan Solukçu.
Ayrıca, Sergi Odası kitap okuma grubu sinemaya uyarlanan kitapları değerlendirecek.
İlki 2024'de gerçekleşen Fotoğraf/Film Günleri, Britanya (İngiltere) kömür işçilerinin 84/85 uzun grevinin 40'ıncı, Karaelmas kömür havzası maden işçilerinin 90/91 uzun grevinin 34. yılı nedeniyle hazırlandı.
Bu yılın programı Zonguldak kent yaşamını belgeleyen fotoğrafçı Mustafa Eyriboyun ve yakın tarihte hayata veda eden fotoğrafçı Martin Parr anısına adandı.
GAZZE'Yİ ANLATAN NAZA’YA VENEDİK’TE 25 DAKİKA ALKIŞ
İşte İsrail'in Gazze'deki askeri yetkililerinin "Naza" olarak adlandırdığı, yani sivil kayıpları ifade eden, rahatsız edici bir belgesel. Hesaplanan "Naza" sayısı, her askeri saldırıdan kaynaklanacak tahmini sivil ölüm sayısını gösteriyor ve belki de Vietnam Savaşı sırasında ABD ordusunun kullandığı “body count” (ceset sayısı) terimiyle aynı çağrışımları kazanacak. Yönetmenler, İsrail Savunma Kuvvetleri'nin Filistin Batı Şeria köylerine yönelik saldırılarını konu alan "No Other Land" filminin yapımcılarından Yuval Abraham ve Rachel Szor . NAZA'nın yapımcılığını Jonathan Glazer (İlgi Alanı - The Zone of Interest) ve James Wilson üstleniyor ve bazı öykülerinin daha önce yayınlandığı Guardian'ın yapımcılığında çekiliyor.
Yüzleri gölgede, görünüşleri ve sesleri dijital olarak değiştirilmiş, hayal kırıklığına uğramış İsrail istihbarat subayları ve personeli, yönetmenlerle Gazze'deki savaş hakkında konuşuyor. Bunu, İsrail istihbaratının merkezi olan Tel Aviv'in karanlık gece çatılarında, sözde gazetecilik gizliliği amacıyla yarı gizli bir şekilde yapıyorlar; ancak bu aynı zamanda dramatik bir arka plan ve şehrin tüm ürkütücü umursamazlığı ve kalpsizliğinin ortam görüntülerini de sağlıyor. Periyodik olarak, kameranın gözü parıldayan apartman binalarının üzerinden geçerek, Gazze'ye sadece 60 km uzaklıktaki müreffeh yaşamların anlık görüntülerine odaklanıyor.
Zonguldak Kritik Zirveye Hazırlanıyor: Kömürün Geleceği Ve Maden Faciaları Masaya Yatırılacak
Kömürün başkenti Zonguldak, madencilik sektörünün en önemli ve kapsamlı buluşmalarından birine ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. TMMOB Maden Mühendisleri Odası Zonguldak Şubesi tarafından organize edilen Türkiye 24. Uluslararası Kömür Kongresi ve Sergisi (KÖMÜR TÜRKİYE 2026), 23-24-25 Eylül 2026 tarihlerinde Zonguldak Dedeman Otel’de gerçekleştirilecek.
Her gün 5 kişi motosiklet kazalarında niye ölüyor?
Motosiklet Sürücüleri Federasyonu (MOSEF), Türkiye’nin en büyük sivil toplum kuruluşlarından biri... 600 binin üzerinde üyesi var. 37 yaşındaki Federasyon Başkanı Murat Tomris’e, “Günde yaklaşık 5 motor sürücüsünün hayatını kaybettiği doğru mu?” diye soruyorum. Bu bilgiyi doğruluyor ve anlatmaya başlıyor: “Ölen motorcuların çoğunluğu 16-30 yaşında... Aslında ölen kurtuluyor bir şekilde. Bir de kazalarda ölmeyip ölmekten beter olan insanlar var. Mesela omurilik hasarı alanlar bir daha hiç yürüyemiyor. Uzuvlarını kaybedenler var. Çünkü motosiklet kazalarında sizi koruyacak bir kaporta yok. Direkt bedeniniz darbe alıyor.”
“Peki neden bu kadar çok kaza oluyor?” diye soruyorum bu kez. “Türkiye’de ehliyet sistemi baştan aşağıya fiyasko! 12 yaşındaki çocuğuma bir motosiklet vereyim, ‘Oğlum şöyle bir düz git, şurada bir sekiz çiz, sağ sol sinyal vererek devam et’ diyeyim, yapsın bunları, ehliyeti alır! İnsanları o kadar basit bir sınava tabi tutuyorlar. Sınav kuruluna giren denetmenlerin çoğu motosikletin nasıl kullanılacağını bile bilmiyor! Oysa Avrupa’da bir sistem var, sürücü kursuna gidip ‘Motosiklet ehliyeti almak istiyorum’ dediğinizde, sizi önce bir akademiye yönlendiriyorlar. ‘Git, buradan ileri ve güvenli sürüş eğitimi al, profesyonel sürücü olduğuna dair sertifikanı getir, sonra ehliyet sınavına gir’ diyorlar. Bu eğitim süresi, Almanya’da asgari 55 saat, Hollanda’da 43 saat, Fransa’da 35 saat... Bizde ise hiç yok. Maalesef bizde ehliyeti alan, kendini profesyonel sürücü sanıyor, trafiğe çıkıyor ve kaza yapıyor. Federasyon olarak şubat ayında bir çalıştay düzenledik. Orada da dile getirdik. Gençlerimizi kaybediyoruz, bunu bir milli güvenlik meselesi olarak görmeliyiz. Ehliyet sisteminin tamamen yenilenmesi gerekiyor. Bu konuyla ilgili eğitim süreçlerini federasyon olarak 81 ilde biz yürütebiliriz. İnsanların nasıl panik fren ve ani manevra yapacağını, nasıl düşeceğini, kaza anında ne yapacağını, her şeyi bilmesi lazım. İleri seviyelerde eğitimlerle bunlar öğretilebilir. Bu işin devlet sivil toplum işbirliğiyle ele alınması şart. Bir de Avrupa’daki otoyolların tamamı güvenli. Bizde ise Ulaştırma Bakanlığı’nın internet sitesinde bahsetmiş olduğu gibi kazaların yüzde 27’si yollardan kaynaklanıyor. Yani yetersiz aydınlatma, bozuk asfalt, çukurlar, bariyerler ve yol işaretlerinin eksikliğinden... Bu konu da acilen ele alınmalı.”
Mine Şenocaklı Gazete 0ksijen
Sinopale’nin 10. Edisyonu 2 Eylül’de Üretim Süreciyle Başlıyor!
İlk olarak 2006 yılında düzenlenen Sinopale – Uluslararası Sinop Bienali, yirmi yıllık tarihinin ardından 2 Eylül – 15 Kasım 2026 tarihleri arasında gerçekleşecek onuncu edisyonuyla önemli bir dönüm noktasına ulaşıyor. Yerel katılımı, imece temelli üretim modeli ve ulusal ve uluslararası sanatçılarla kurduğu iş birlikleri sayesinde Sinop’u, çağdaş sanatın önemli buluşma noktalarından biri hâline getiren bienal, onuncu edisyonunda da bu mirası geleceğe taşımayı hedefliyor. İlk günden bu yana tek bir başküratör belirlemek yerine farklı isimlerin eşit düzlemde birlikte çalıştığı yatay küratöryel modelini benimseyen Sinopale’nin 10. edisyonunun eş-küratörlüğünü Deniz Kırkalı, Mariam Natroshvili, Marina Fokidis ve bienalin kurucusu Melih Görgün üstleniyor.
İngiltere’nin plastik atıkları Çukurova’da sulama kanallarını kirletiyor
Uluslararası çevre örgütü Environmental Investigation Agency’na (EIA) göre, İngiltere’nin Türkiye’ye gönderdiği plastik atıkların yaklaşık yüzde 13’ü Mayıs 2021 ile Temmuz 2024 arasında Adana’daki geri dönüşüm bölgesinde bulunan sekiz tesise ulaştı.
Bu dönemde 13 İngiliz şirketi bölgeye 545 sevkiyat yaptı. Sevkiyatların toplam ağırlığı 52 bin tonu buldu.
Haberde, plastik atık ihraç eden şirketlerin yasa dışı hareket ettiğine ilişkin bir iddia bulunmadığı belirtildi. Ancak İngiltere’deki mevzuat, ihracatçı şirketlere gönderdikleri atığın çevreye zarar vermeden geri dönüştürülmesini sağlama sorumluluğu yüklüyor.
Ölenlerin neredeyse tamamı 16 ila 30 yaş arasında: Her iki kazadan biri motosiklet!Sabah'ın haberine göre, Motosiklet Sürücüleri Federasyonu (MOSEF) Başkanı Murat Tomris, kazalarda en fazla gençlerin hayatını kaybettiğine dikkat çekerek motosiklet kazalarının “milli güvenlik sorununa” dönüştüğünü söyledi. Tomris, ehliyet öncesi ileri sürüş eğitiminin zorunlu hale getirilmesi, motosikletliler için reflektörlü yelek ve sis farı kullanımının artırılması çağrısında bulundu. Orijinal kask ve koruyucu giysilerin olası bir kazada ise kafaya alınacak darbeyi yüzde 70 azalttığını söyledi.
İçişleri Bakanlığı talimatıyla hazırlanan 2026-2027 Motosiklet Denetimleri Eylem Planı kapsamında, yoğun kavşaklarda motosikletler için özel bekleme alanları oluşturulması planlandı. “Motosiklet rezerv alanı” uygulamasıyla sürücülerin kavşaklarda daha görünür olması ve güvenli kalkış yapması hedeflendi. Şehir içindeki “şerit paylaşımı” uygulamasının Türkiye’de uygulanabilirliğinin de araştırılacağı bildirildi.
KÜLTÜR-SANATTA EMEK SÖMÜRÜSÜNÜN ADI "GÖNÜLLÜLÜK"
Sanat eleştirmeni ve akademisyen Nazlı Pektaş’a göre, 212 Photography Istanbul’un gönüllü çağrısıyla başlayan tartışma, kültür-sanat alanında sineye çekilen bir illüzyonun da perdesini araladı:
“Profesyonel donanım, dil yeterliliği ve tam gün mesai isteyen bir iş tanımının gönüllülük ya da network kazanma gibi muğlak vaatlerle paketlenmesi, meselenin ekonomik olduğu kadar yapısal ve etik bir mesele olduğunu da gösteriyor.”
Uzun süredir Marmara ve Yeditepe üniversitelerinde sanat öğrencileriyle çalışan ve dersler veren Pektaş, ücretsiz emek beklentisinin gençlerin emeklerine müdahale ettiğini söylüyor:
“Öğrencilerin bir yandan atölye ortamında üretim yapmaları gerekiyor, öte yandan hayat devam ediyor. Hayata tutunabilmek için farklı mesleklerle uğraşmak zorunda kalıyorlar. Bu da sanat üretimine ayıracakları zamandan çalıyor. Gerçek anlamda ücret alabildikleri tek alan çoğunlukla kafe, restoran gibi hizmet sektörü oluyor. Oysa sanat alanındaki organizasyonlarda üstlenecekleri görevler çoğunlukla gönüllülük esasına dayandığı için gençler bu fırsatları ya hiç değerlendirmiyor ya da tam tersine, parayı göz ardı edip sırf deneyim ve görünürlük uğruna kendilerini bu alanlara fazlasıyla kaptırıyorlar. Sonuçta kaybeden hem gencin emeği hem de sanatın kendisi.”
Çünkü, madenci ‘zenci!’
Sene 2026. Zonguldak’ta, Ereğli’de, Soma’da, Elazığ’da Fransız işgali yok. Ankara’da da. Ama o madencilerin torunları karşılarında “üniforma” buluyorlar. Neden? Hakları verilmediği, bir nevi “angarya”ya ve zincirlerine mahkum oldukları için!
Devlet (iktidar tabii) bir yandan “barış” filan derken bir yandan da mesela madencilerle savaşıyor.
Ankara’ya bir o madenden akıyor madenciler, bir şu madenden. Maden uğruna verimli toprakların, ormanların yağmalanması yetmiyor; çoğu iktidar kankası veya payandası, en azından rehinesi olan patronlar bir de işçilerin hayatını yağmalıyor.
Soma katliamında daha cesetler tam çıkarılmadan atılmış o “iktidar tekmesi” (ki bir de tokat var!) sadece Başbakan danışmanı Yusuf efendinin ayağından ibaret değildi. İki “özel” emniyetçi de eşlik ediyordu. Bakın bunu da hiç unutmayın.
“Kurtuluş” denmesi okullarda yasaklanan İstiklal Savaşı’nın bir “madenci cephesi” var oysa. Fransızlara direniş Urfa’ya “Şanlı” Antep’e “Gazi” Maraş’a “Kahraman” unvanlarını getirmişti… Ama Zonguldak ve Ereğli’nin “yiğit madencileri”ne ve tüm madencilere Cumhuriyet tarihi boyunca ya ölüm ya direniş ya da böyle acımasız sömürü getirdi.
Fransız birlikleri Zonguldak ve Ereğli’yi de işgal etmişti. Yeraltı ve yer üstü direnişini örgütleyenler, ön safta mücadele eden ve çok sayıda kayıp yani “şehit” verenler madencilerdi. Fransız askerlerin püskürtülmesi ve kömürün “Milli Mücadele”ye akması onların sayesinde oldu. Erkekler cephelere dağıldığında madenlere inen kadınları da unutmadan!
Yani adına ne derseniz deyin, “Kurtuluş”un yasaklandığı kitaplarda olsun olmasın, bu harçta madencinin alın teri de kanı da var. Savaşta da kanı var ama zaten barışta da!
Bakın bir Sovyet tarihçisi bile onlara nasıl selam durmuş: “Zonguldak’ta Yüzbaşı Cevat Rıfat Bey, Emin Bey, Murat Bey, Binbaşı Ethem Bey ve Sabri Bey komutasındaki birlikler, bütün gerilla birlikleri arasında en çok sayıda savaşçıdan oluşanlardı. Bu bölgede, çoğunluğunu Zonguldak ve Ereğli maden işçilerinin oluşturduğu 5000 savaşçı bulunmaktaydı.” (Şamsutdinov, Türkiye Ulusal Kurtuluş Savaşı Tarihi 1918-1923, Çev: Ataol Behramoğlu, Doğan Kitap)
Umur Talu T24
Demokrasi yerini algoritmalara bırakacak mı?
Uğur Koçbaş Oksijen
Lepore’un yeni kitabı The Rise and Fall of the Artificial State (Yapay Devletin Yükselişi ve Düşüşü), yapay zekayı yalnızca teknolojik bir yenilik olarak değil, modern devletin dönüşümünü hızlandıran siyasal bir güç olarak inceliyor. Kitabın merkezindeki kavram “Artificial State” yani teknolojinin egemen olduğu bir rejim. Lepore’a göre bu kavram, liberal demokratik ulus-devletin işlevlerinin giderek özel şirketler, platformlar, veri sistemleri ve algoritmik karar mekanizmaları tarafından üstlenildiği yeni bir düzeni anlatıyor.
Kamusal alandan platformlara
Lepore, “yapay devlet”i, ulus-devletin giderek daha fazla işlevinin özel çok uluslu şirketler tarafından devralındığı bir yapı olarak tanımlıyor. Ona göre en görünür değişim kamusal meydanda yaşanıyor. İnsanların dünyayı anlamak, oy vermek, siyasi karar almak ve yurttaşlık görevlerini yerine getirmek için kullandığı bilgi kanalları artık büyük ölçüde şirketlerin elindeki dijital platformlarda şekilleniyor.
Bu dönüşüm, Lepore’a göre sadece iletişim araçlarının değişmesi anlamına gelmiyor. Kamusal tartışmanın nasıl yürüdüğünü, hangi bilginin görünür olduğunu, hangi öfkenin büyütüldüğünü, hangi siyasi mesajın kime ulaştığını ve yurttaşların hangi gerçeklik içinde karar verdiğini de değiştiriyor.
‘Yurttaşlık tutkalı’
Lepore’un üzerinde durduğu konulardan biri seçim kampanyalarının dönüşümü. Ona göre 20’nci yüzyılın ortasından itibaren kamuoyu araştırmaları, seçmen segmentasyonu ve veri analizleri klasik kampanya pratiklerinin yerini almaya başladı. Mahalle toplantıları, kapı kapı dolaşma, yüz yüze ikna ve yerel siyasi temas zayıflarken, seçmeni ölçme ve hedefleme mantığı güçlendi.
Lepore bu dönüşümü yalnızca teknik bir verimlilik artışı olarak görmüyor. Ona göre yüz yüze siyasi temas, demokrasinin sosyal dokusunu oluşturan temel unsurlardan biriydi. Yazar, bu tür temasları “civic glue”, yani yurttaşlık tutkalı olarak nitelendiriyor. Siyaset, insanların birbirini ikna etmeye çalıştığı bir alan olmaktan çıkıp veri toplama ve hedefli mesaj gönderme sistemine dönüştüğünde, yurttaşlık ilişkisi de zayıflıyor.
Yazarın ifadesiyle yeni aşama, “yapay zeka, yapay zekaya karşı” dönemi. Bir yanda seçmenler yapay zeka araçlarına ne düşüneceklerini, kime oy vereceklerini ya da hangi politikayı destekleyeceklerini soruyor; diğer yanda kampanyalar seçmene ulaşacak mesajları yine yapay zeka sistemleriyle üretiyor. Lepore’a göre bu tabloda siyasi karar sürecinin iki yanında da makineler yer almaya başlıyor.
Yurttaştan kullanıcıya
Lepore’un eleştirisinin merkezinde yurttaş ile kullanıcı arasındaki fark var. Liberal demokratik devlette birey, hakları ve sorumlulukları olan bir yurttaştır. Dijital platform ekonomisinde ise aynı kişi veri üreten, davranışı ölçülen, dikkati satılan ve hedeflenen bir kullanıcıya dönüşür.
Lepore’a göre hedefli reklam modeli, insan davranışını izleyip sınıflandırarak ticari ve siyasi mesajları kişiye göre düzenliyor. Aynı mekanizma bir ürün satmak için de kullanılabiliyor, siyasi mesaj vermek için de. Böylece siyasi ikna ile ticari manipülasyon arasındaki sınır bulanıklaşıyor.
Yazar, bu dönüşümün internetten önce başladığını da hatırlatıyor. Ona göre 1950’lerde yükselen tüketim kültürü, yurttaşlık fikrini tüketici kimliğiyle zayıflatmıştı. Ancak internet ve platform ekonomisi bu eğilimi tek bir dijital altyapıda birleştirdi. Alışveriş, haber, kamu bilgisi, siyasi tartışma ve kişisel veri aynı şirket mimarisi içinde toplanmaya başladı.
‘Rıza olmadan yönetim’
Lepore’a göre yapay devletin en büyük tehlikesi burada yatıyor. Demokratik devlet, meşruiyetini yurttaşların rızasından, temsil mekanizmalarından, hukuktan ve kamusal tartışmadan alır. Yapay devlet ise kararların, yönlendirmelerin ve bilgi akışının giderek daha fazla otomatik sistemler tarafından belirlendiği bir düzen yaratır. Bu düzende yurttaşın yerini kullanıcı, temsilin yerini veri profili, kamusal tartışmanın yerini algoritmik etkileşim alabilir.
Teknoloji elitlerine tepki
Lepore, insanlığın anayasal demokrasiyi ve liberal ulus-devleti terk edip otomasyon ve makine yönetimine yönelmesinin ne anlama geldiğini sorguluyor. Terminator gibi distopik anlatıların, 21. yüzyılda Silikon Vadisi için bir iş planına dönüşmüş gibi göründüğünü söylüyor.